Highbury Tüneli garipti sanki dar bir geçidi andırıyordu. Her ne kadar bundan kaçınsanız da orada birine çarpmamak imkansızdı.
Arsenal ile aramızdaki rekabet her zaman büyük enerji ve tutku yaratırdı. Harika bir şeydi. Onlardan nefret ederdim. Bu nefretin sebeplerinden biri de kıskançlık çünkü çok iyi bir takım olduklarını biliyordum.
Onların sayesinde daha iyi bir futbolcu oldum. Rakibim Petit ile Vieira'ydı ve onların karşısında elimden gelenin en iyisini ortaya koymak zorundaydım. Bir maçı kaybettiğimizde onların elini sıkan ilk kişi her zaman ben oldum.
Chelsea yeni bir meydan okumaydı ancak Arsenal... Aramızdaki elektriğin tarifi zor. Highbury'de o eski modası geçmiş stadyumu dolduran gürültülü kalabalık. İnsanlar Highbury'nin diğer stadyumlara göre daha dar bir sahaya sahip olduğunu söylerler ancak boyutlarında pek de fark yoktu. Farklı olan şey taraftarlarının neredeyse üstümüze çıkacakmış gibi bir atmosfer yaratmasıydı.
Şimdilerde oynanan futbolda fiziksel kontakt çok az. Kulüpler artık daha farklı futbolcular satın alıyorlar, yetenekleri fazla olan futbolcuları, kavgacı olanları değil. O zamanlar yaşananlar yalnızca ben ve Vieira arasında değildi, sahanın her yerinde bu tarz kavgaları görebilirdiniz. Şimdilerde maça çıkmadan önce tünelde birbirine sarılan kucaklaşan futbolcuları görüyorum...
*Roy Keane'nin otobiyografinin bir sayfasının fotoğrafı twitter'a düşmüştü ben de durmadım yabıştırdım çeviriyi. Hata kusur varsa affola. Aşağıda lezzetinden yenmeyecek bir video koyuyorum izlemeden normal hayata dönmeyin.
KEANE AND VİERA - BEST OF ENEMİES ( Full Version )
Anıl Güler
Twitter: @anilgulerr
PeraGoal
17 Mart 2015 Salı
13 Mart 2015 Cuma
Dünya Futboluna Yön Veren Paraya Para Demeyen Menajerler
Telegraph geçtiğimiz sezon Premier Lig'i ilk 8'de, Serie A, La Liga, Ligue 1 ve Bundesliga'yı ilk 4'te bitiren kulüplerin yıldızlarının menajerlerini incelemiş. Ben de çeviriyi ve derlemeyi yapıp Onedio hesabımdan yayınladım.
İşte futbol dünyasına, gözde tabirle modern futbola yön veren en güçlü, paraya para demeyen menajerler.
Anıl Güler
Twitter: @anilgulerr
İşte futbol dünyasına, gözde tabirle modern futbola yön veren en güçlü, paraya para demeyen menajerler.
Anıl Güler
Twitter: @anilgulerr
19 Şubat 2015 Perşembe
Korkmayın Biz Sadece Taraftarız!
Memleket iyice karışmışken, refah seviyesi yüksek(!) denen
İzmir’de de dün akşam durum farklı değildi. “Derbi” seyretmek için, takımlarına
destek vermek için İzmir Atatürk Stadyumu’na akın eden Altay ve Göztepe
taraftarları maçın başlamasına saatler kala kocaman bir pişmanlıkla
yüzleştiler. Sürekli polis koridorlarından geçmek zorunda kalan taraftarlar,
ayakkabılarının içine kadar arandı, küfür yedi, tartaklandı hatta dayak yedi.
İzmir’de derbi dendiği zaman Göztepe – Altay – Karşıyaka maçları akla gelirdi.
Artık futboldan ziyade her şey akla geliyor. Acaba bu sefer hangi takımın
taraftarları mağdur olacak, acaba hangi taraf ölüm korkusuyla kaçışacak diye
düşünür olduk. Bu sefer Göztepe taraftarı ölümle burun buruna geldi… Eskiden
atlı polisler insanların ensesinde nefes aldırmazlardı, şimdi biber gazlarıyla
fişeklerle insanları yaklaştırmıyorlar bile. Sadece maç seyretmek için gelen
yüzlerce binlerce insana yapılmış koskoca bir ayıp. Bu insanlar oraya stadsız,
desteksiz, parasız kulüplerine destek olmaya giderken öldürülmemek için çil
yavrusu gibi sağa sola kaçtılar. Kimse de çıkıp “holigan onlar, holiganlara
izin verilmemeli” demesin. Bin kişiden 20 kişi holigandır en fazla. O 20
kişiyi durdurmasını bilir insanlar. İzmirliyim ben onlarca maça gittim,
Karşıyakalı olmama rağmen Göztepe maçına da gittim Altay maçına da gittim. Gözümün
önünde kendi taraftarına boğazı patlayana kadar YAPMA diye bağıranlar gördüm,
yaptırmadılar hiçbir zaman. Utandırdılar kendi taraftarlarını yapmaya
çalıştıkları eylem için. Daha birkaç gün önceki Karşıyaka – Efes Pilsen basketbol
maçında Özgecan Aslan için yapılan saygı duruşu sırasında “Katil AKP” diye
bağıran taraftara yükselen tepkileri gördük, duyduk. Karşıyakalı ne ise
Göztepeli, Altaylı da odur İzmir’de. Yeri geldiğinde kenetlenmeyi bilirler. Kendinizi
kandırmayın bu insanların art niyetli olduklarını düşünerek. Bu insanlar tepki
göstermek istiyor sadece, mağduriyetlerini göstermek istiyor. Siz onları her
zamanki gibi birer terörist ilan edip gözünüzü kırpmadan saldırabiliyorsunuz.
Dün akşam saldırıya uğrayan 4200 Göztepe taraftarının içinde kadınlar, çocuklar
var iken onlara joplarla, gazla, fişekle saldırabilecek kadar vicdansızsa bu
adamlar, bu işin tribünle takımla en ufak alakası olmadığını çok net
anlayabiliriz. Korkmayın sadece taraftarız. Muhtaç olduğunuz taraftarlarız. Bilet
fiyatını 50 lira 100 lira yapıp sömürmeye çalıştığınız taraftarız. Ama elbet bize işiniz
düşecek. Size para vereceğiz, size stad yapacağız, sponsor olacağız dediğiniz
zaman bu insanlar bakmayacak yüzünüze. Oy isteyeceksiniz iplemeyecekler sizi. Fikirlerinizle
uyuşsun uyuşmasın, yaşadıkları zulümden ötürü destek vermeyecek bu insanlar
size. Bu kulüplerin Türkiye’nin dört bir yanında miyonlarca taraftarı yok, bir
tek İzmir var. Eğer yaşattıklarınızı unutacaklarını düşünüyorsanız, bir daha
düşünün. Laz Volkan, Özgür Soylu, Mustafa Hindibaba, Gürsel Aksel, Zühtü Işıl
gibiler nasıl sevgiyle, saygıyla hatırlanacaksa bu yaptıklarınız da nefretle hatırlanacak.
Tufan Demir
16 Şubat 2015 Pazartesi
Hamza Hocam
Galatasaray Prandelli döneminden sonra Hamza Hamzaoğlu ile anlaştığında kimse pek bir şey beklemiyordu. Ücretini gören "tamam işte bu sezon bitti seneye yeni yönetim bulur birini" diyordu. "Zaten kadro olarak kötüyüz, önce Mancini sonra Prandelli takımı bozdu, Şampiyonlar Ligi'ndeki halimize bakın" deniliyordu. Sonra Hamza Hocam ilk maçına çıktı ve kupada Eskişehir karşısında 4-2'lik bir galibiyet alındı. Hamza Hocam bir anda gönülleri fethetti ve oyuncular kaybettikleri özgüveni geri kazandılar. Gitsin yeter denilen hatta Prandelli'nin son maçı olan Anderlect karşılaşmasından önce çirkin pankart açılan Selçuk İnan, tekrar eski günlerine dönüş sinyalini vermişti. Hamzaoğlu ile birlikte Galatasaray (+) averaja çıktı ve takım gol pozisyonuna girmeye başladı. Burak Yılmaz birkaç maç ofsayta düşmedi sebebi yine Hamza Hoca'ydı. Burak'ı geriye çekerek topla erken buluşmasını sağlamıştı. Birkaç maç dışında Galatasaray devre arasına çok iyi girmişti ve "Şampiyonluk şarkısı dillerden düşmüyordu".
Devre arasında takım yeterince iyi çalışmadı, saçma bir turnuvada Burak, Semih ve Koray'ı sakatlıktan dolayı bir süre kullanamadı ve kupa maçlarında da devre arasını iyi değerlendirememesinin cezasını çekti. Hamza Hoca bir maç sonu toplantısında sorulan soru üzerine "bazı arkadaşlarımız tatilde kaytarmış" cevabını verdi gayet samimi bir dille. Burak Yılmaz'ın tam iyileşemeden oyuna girip tekrar sakatlanmasından sonra "bile bile lades yaptık" cevabını da verdi yine samimieyetle. Galatasaray'daki en samimi en içten hocalardan biri, ayrıca uyumu da çok yüksek. Dünya Kupası'ndaki açıklamalarından dolayı Sneijder ile anlaşamaz denildi ama onun da kalbini çabuk fethetti.
Hamza Hoca'nın çok iyi bir dinleyici olduğunu düşünüyorum. Futbolcuların isteklerini dinliyor ve gerçek yüzdesini bilmem ama bana göre %90'ını uyguluyor futbolcuların isteklerinin. Gerçi Prandelli gibi yönetimin isteklerini uygulamaktansa futbolcuların isteklerini uygulaması daha iyi ama bu her zaman iyi sonuçlar ortaya çıkarmıyor. Takımda disiplinsizlik baş gösterebiliyor. Kampa girmeyelim isteğini kabul ettiği için oyuncuların kondisyonu çoğu maçı kaldırmıyor. İlk yarı iyi sonuç alındıysa ikinci yarı takım disiplini dağılıyor. Daha pek görmedik ama geriye düşülen maçı çevirmede sıkıntı yaşayabiliriz ileride bu sıkıntılardan dolayı. Ama demek değil ki takım çalışmıyor. Çalışıyor ama bazı futbolcular gerektiğinden çok az çalışıyor ve Hakan Şükür'ün de dediği gibi "aldıkları yüksek ücretlere güvenip yatıyorlar". Zaten çoğu futbolcu için Galatasaray'a gelmek futbolculuk için misyonu tamamlamak.
Hamza Hoca'nın sözleşmesi sezon sonu bitiyor, yeni yönetim ister mi bilinmez ama birkaç eksiğini düzeltirse teknik direktör alarak adını Galatasaray tarihine altın harflerle yazması kaçınılamaz.
Murat Çolakoğlu
14 Şubat 2015 Cumartesi
Var mısınız ulan bir maça daha !?
Topa dilediğin özgürlükte vuramadığın sürece istediğin yönü ve şiddeti sağlayamazsın, mesafeler gerekir iyi gerilebilmek için. Her şeye rağmen biz, topa dilediğimiz özgürlükte vurabilme işini o dapdar her iki yanı arabalarla dolu mahalle aralarında yahut kurban bayramında kesim yapılan ve kanların, kemiklerin gömüldüğü arsalarda pek güzel yerine getiriyorduk. Biz top oynamayı böyle öğrendik.
Musa ağbinin arabasına topu vurmamaya çalışarak konsantre olduğumuz frikiklerle gelişti ayaklarımız.
Belki büyük topçu olamadık; bir iki mahalle takımı, amatörde deneme antrenmanlarımız oldu elbet ya da okul takımları. Çamurda, asfaltta, toprakta öğrendik biz top oynamayı. Sonra sonra peydahlandı halılardan sahalar. Rakip takımın "bak bu çocuk Bursaspor altyapısında oynuyor haa" diyerek gözümüzü korkutmaya çalıştığı çocuklardan kayarak top çalma çabalarına giriştik. Asfaltın bıraktığı yaralara yakından aşina olan dizlerimiz, o zımpara gibi halı saha zeminlerine de çok geçmeden alıştı, yadırgamadan.
İlkokulda sevdiğin kıza koşmak modaydı atılan gollerden sonra, ben defans oynardım yine o küçük yaşımda, gol atmak gibi bir şansım pek doğmazdı. Bırakıp gidemezdim bizim sahayı, güvenip de bizim alayı forvet oynayan hergelelere. Heveslenmezdim de. Bundan ötürü koşamazdık bir türlü tenefüslerde açma-gazoz ısmarladığımız, defterinin arasına notlar sıkıştırdığımız kızlara doğru "beden eğilimi" derslerinde.
"Oğlum , Ronaldinho o hareketi yapmak için dizindeki kemiği aldırmıııış !" geyiklerine hep kanardık ağzımız açık dinlerdik. Ama aksini ispatlamak için de devamlı denerdik televizyondan izlediğimiz Ronaldinho, Zidane hareketlerini. Bileklerimizi az mı burkup da fırçalar yedik evde anne babadan.
Otobüste minibüste yaşlı bir teyzeye yer vermenin kahramanlık sayıldığı günümüzde değil de; arabanın altına kaçan topu sürüne sürüne girip almanın çok doğal olduğu zamanlarda yetiştik. Şimdilerde moda olan yalancı dürüstlüklerle değil de; kalenin boyunun kalecinin boyuna göre ayarlandığı, hayali kale direği niyetine koyduğumuz taşın üzerinden geçince top, gol sayılmayıp aut sayıldığı, tip-top sonucu adaletsiz takımlar kurulduğunda yeni baştan aldım-verdim yapıldığı zamanların dürüstlüğünde yetiştik.
Şimdiki gibi sosyal medya hesaplarımız, bağlantılarımız , leptop meptoplarımız yoktu. Mahallenin en zengini olan Aydın'ın evinde atarisi vardı sadece, zaten o da çok geçmeden öte mahalleye taşındı. Biz iletişim işini mahalleyi baştan aşağı ayağa kaldıran ıslıklarımızla çözmüştük.
Topun peşinden koştururduk öğlen sıcağından akşam ezanına kadar. Öğlen sıcağına kadar da taso oynardık, o başka zevkimizdi. Ya da futbolcu kartlarını taşa koyardık yüzüstü, avucumuzla vurup çevirmeye uğraşırdık. Bir kaç piç gizlice avuçlarını tükrükle ıslatır veya ovuşturarak terletirdi. Sezdiğimiz an aramızda barındırmazdık ama yine de adam eksik olur; akşam ezanından önceki son maçta takıma alır oynatırdık.
Öyle teknik bilgi, ofsayt, ara pas, varyasyon, kanat organizasyonu terimleri falan zaten hafızamızda yoktu. Kim bilir becerdiğimiz ama adından haberdar bile olmadığımız ne hücum varyasyonları yapardık.
Biz top oynamayı üstü reklamlı formalarla değil her gün terletilen ve her gün yıkanıp ertesi güne hazır edilen beyaz atletlerimizle öğrendik. Biraz da tekme tokat öğrendik:
Bizim zamanın çocukları yani bizler gibi amatör halı saha topçusu kalmayıp profesyonel olma yolunda gidenlerden, inanıyorum ki çok sağlam defans oyuncuları çıkacak. Bedri ağbinin Apti'den ve kardeşi Memet'ten topu alabilmek için çaktırmadan attığı o tekmeleri hatırlıyorum da...
Biz top oynamayı "saygılı" öğrendik. At bakayım topu diyen ayağı kundurali işten gelmiş ağbilerimize sesimizi çıkarmazdık. Çünkü bilirdik; topu atmazsak ya patlatacak ya gelip zorla alacak, tek istediği bir kaç şut çekmek. Şimdi ben ne zaman top oynayan üç beş velet küçük çocuğa at bakayım topu abicim desem istisnasız hepsi bir ağızdan siktiri çeker olmuş. Biz futbolu "ahlaklı" öğrenmiştik. Hata yapan takım arkadaşına kızmazdık, kızsak bile anayı bacıyı karıştırma diyerek uyarırdık sövenleri.
Yan mahallenin laz çocuklarından göğsümüze tekmeler yiyip arsanın ortasına bayılarak öğrendik biz top oynamayı, AMA KORKMAZDIK HAA! Ertesi gün yine gider diklenirdik: VAR MISINIZ ULAN BİR MAÇA DAHA!?
Anıl Güler
Daniel "Turkish Delight" Barlaser
Geçtiğimiz günlerde Newcastle United'ın Türk oyuncusu Daniel Tan Barlaser ilk profesyonel sözleşmesini imzaladı. 18 Ocak 1997'de İngiltere'nin Gateshead kentinden doğan Barlaser'in futbol kariyeri 9 yaşında doğduğu kentin en büyük takımı olan Newcatle United ile başladı. Yaşıtlarına göre uzun olması erken yükselmesine neden olurken, çok yönlü bir oyuncu olması da net bir mevkisinin olmamasına sebep oldu. Yeni hocası John Carver'a göre tam bir iki yönlü orta saha(box to box) olan Barlaser, bazı maçlarda sağ kanatta, genç milli takımlarda ise sağ kanatın yanında forvet de oynuyordu.
Mutheşem bir sezon geçiriyor. Sözleşmeyi çoktan haketti. Top ayağındayken çok etkili. Onun gelişiminin sürmesi bizim için çok önemli. - John Carver Newcatle United
Barlaser, genç takımlarda Türk Milli Takımını seçti. Birçoklarına göre Fatih Terim'in onu Türk Milli Takımına kazandırdığı söyleniyordu, basına baktığımızda da "Fatih Terim'in yeni buluşu" benzeri haberler dolanıyordu ama ilk kez 2011'de maça çıktığı ve o Fatih Terim'in etkisi olmadığı da söyleniyor. Bu çok önemli bir şey değil ama arama motorlarına Daniel Barlaser yazıldığında karşılaşılacak sonuçlardan biri de bu.
Bu sezon İngiltere U21 Ligi'nde kendi grubunda liderliğini sürdüren Newcastle United U21 takımında başarıyla forma giyen Barlaser, ilk kez aralık ayında İngiltere Lig kupası maçında Tottenham karşısında takımının 18 kişilik kadrosunda yer aldı.
Barlaser'in idolü Newcastle United'a büyük umutlarla gelen, oynadığı her dönemde taraftarın hayranlık seyretmeye başlayıp sonrasında kızdığı Hatem Ben Arfa'ymış. Tabii bunu açıkladığı tarih bilinmiyor. Ben Arfa'nın Newcastle kariyeri bittiğine göre belki de değişebilir idolü. Benim düşünceme göre Barlaser'in takımdan rol model olarak alabileceği isim Moussa Sissoko olabilir. Sebebi, ikisinin de aslında mevkisinin belli olmaması ve orta saha merkez ile sağ kanadı etkili bir şekilde kullanabiliyor olması.
Barlaser, gelecek sezon ya da yakın zamanda kiralık olarak bir kulübe gidebilir. Kayyuma devredildikten sonra hızla eski günlerini arayan ve hızla yükselen Rangers olabilir durağı. Hazır yabancı sınırı artmışken yolu Türkiye'ye düşmez diye düşünüyor, başarılı bir kariyer diliyorum.
Murat Çolakoğlu
twitter.com/mrtcolakoglu
2 Ocak 2015 Cuma
Ben Jon-Paul İçin Oynuyorum!
Bugün öğle
saatlerinde Steven Gerrard’ın Liverpool’dan ayrılacağını açıklamasıyla Türkiye’de
bir kısım futbol yöneticileri(!) döküldüler ortaya. Ayağı kayan, takımını
şampiyonluktan eden, şimdinin zayıf Selçuk Şahin’i vasat futbolcu muamelesi
yaptılar Gerrard’a. Dokundu açıkçası. Keşke bizim takımda da Gerrard gibi
birisi olsa dediğini adım gibi bildiğim halde yine bu aynı yöneticiler(!)
hayatlarında futbol anlamında böylesine başarı ve istikrarın yüzde 1’ini
görmemelerine rağmen ona sallamayı ve bu şekilde de olsa prim yapmayı görev
edinmişler. Efsaneleşmeyi, başarıyı sadece kupa kaldırmak olarak gören ülkemiz
futbolunun gerçeği bu durum. Bizden binlerce kilometre uzaktaki bir futbolcu
için bu denli içten beddua edebilme yeteneği sadece bize özgüdür diye
düşünüyorum. “İyi ki gitti, yeter artık zaten, şampiyonluk da hayal oldu…” Size
teşekkür edip içimi de döktükten sonra ilk kez Gerrard’ın yaşattığı değil yaşadığı
bir hikayeye geçebilirim.
1998 yılının 29
Kasım’ında ilk kez Liverpool as takımı formasıyla tanışmıştı Kaptan. O günden
beridir hiç çıkarmadı formayı. Babasının koyu bir Liverpool taraftarı olmasından
dolayı Manchester United’ı reddeden Gerrard, 9 yaşında Liverpool Akademisinde
futbol oynamaya başlar ve efsanesi olacağı kulübe ilk adımı o zaman atar.
Gerisini hepimiz az çok biliyoruz, 695 maç Liverpool’la 114 maç İngiliz Milli
Takımı ile, 3 Lig Kupası, 2 FA Cup, 1 Şampiyonlar Ligi, 1 Uefa Kupası, 2 Süper Kupa
ve onlarca “en iyi” ödülleri. Bu başarımların hepsinin ayrı ayrı muazzam hikayeleri
var ama hiçbiri Hillsborough felaketinde yaşanan kadar derinden etkilemedi
Gerrard’ı. Henüz 9 yaşındaydı Hillsborough yaşandığında, Liverpool’a yeni katılıyordu
o zamanlar. Dünya futbolunun gördüğü en büyük
trajedide 96 seyirci izdihamdan ölmüş, 766 kişi de yaralanmıştı.
Trajedinin en genç kurbanı ise Gerrard’ın kendisinden bir yaş büyük olan 10
yaşındaki fanatik Liverpoollu kuzeni Jon-Paul Gilhooley’di. Futbol tutkunu aile
böyle dramatik bir felakete kurban gitmişti. Gerrard otobiyografisinde Jon-Paul
ve ailesinden bolca bahseder. Liverpool akademisindeki zamanlarında Jon-Paul’un
ailesi sürekli Gerrard’ı izlemeye akademiye gelir, küçük Steven da onları her
gördüğünde başarıya olan açlığını, kararlılığını hissedermiş. Ekstra motivasyon
kaynağı imiş Jon-Paul ve ailesi onun için. Gerrard’ın kutsal formayı ilk kez giydiği
29 Kasım 1998 gününün hemen öncesinde de Jon-Paul’un ailesi Gerrard’ın yanına
gelir ve “seninle gurur duyuyoruz” derler. Gerrard sahaya adımını attığında
Jon-Paul’un gözlerinin onun üstünde olduğunu hisseder ve otobiyografide de bize
hissettirir: “Jon-Paul ile birlikte paylaştığımız hayali yaşıyordum.” Jon-Paul,
yaşasaydı Gerrard’ın her kırmızı formayla sahaya girişinde onun da tribündeki
yerini aldığını bildiği, Liverpool’u paylaştığı kuzeni.
Hillsborough
felaketi ile ilgili yazdıkları ise onun Liverpool halkı ve taraftarı için
sadece bir futbolcu olmadığını anlamamız için yeterli.
“Liverpool’un ünlü
şarkısı You’ll Never Walk Alone söz ve müziğin uyumundan çok daha fazlası,
insanlar arasındaki anlaşmadır. İyi ve kötü günlerde hep birlikte olma
anlaşması. Hillsborough felaketini yaşayan aileler övgüyü çok fazla hak ediyorlar,
artık onların masalarında bir sandalye boş, onların yıllardır dokunulmamış
yatak odaları var. Bu aileler adaleti hak ediyor. Sonuna kadar destekliyorum
Hillsborough felaketinin sorumlularını bulmak için başlatılan kampanyaları.
Hepimiz Hillsborough’da olanları ve sorumluları bilmeliyiz. Masum 96 insan
orada öldü, benim de kuzenim öldü ve o adaleti görmedi. Anfield’da ısınırken ‘96
kişi için Adalet’ yazılı pankartı gördüğümde tekrar hissettim ve katıldım o
insanlara.”
“Hillsoborough bir
daha asla yaşanmamalı. Kimse hayatını veya akrabalarını bir futbol maçında
kaybetmemeli. Shankly Kapısı’nın dışındaki anıtta Jon-Paul’un ismini her
gördüğümde hüzün ve nefretle dolarım. Bunu daha önce kimseye söylememiştim
fakat bu bir gerçek: Ben Jon-Paul için oynuyorum!”
Steven Gerrard Dünya futbolu için efsanedir ama Liverpool için bambaşka. Tarif edilemez duygular yaşattı tüm Liverpool halkına. Liverpool için yaptıklarıyla, Hillsborough hakkında söyledikleriyle, Jon-Paul için yaşadıklarıyla koskoca bir şehri sığdırdı kalbine. Teşekkürler Büyük Kaptan Steven Gerrard.
Tufan Demir
Etiketler:
Jon-Paul Gilhooley,
Steven Gerrard,
Tufan Demir
Kaydol:
Yorumlar (Atom)









